DOLAR
49,70 ₺
EURO
55,79 ₺
STERLİN
66,69 ₺
ALTIN
2.580,00 ₺
BITCOIN
93.500 ₺
FAİZ
50,00%
Gündem Politika Ekonomi Analiz Dünya Röportaj Spor Türk Dunyası Yalova Haber
Menü
Dil
Türkçe İngilizce

AZERBAYCAN–TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE DİPLOMASİ VE KARDEŞLİK HUKUKU: SORUNLAR NASIL AŞILIR?

NECMETTİN ERBAKAN’IN BAKÜ ZİYARETİNDEN FATİH ERBAKAN’IN GİRİŞ YASAĞINA

|
AZERBAYCAN–TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE DİPLOMASİ VE KARDEŞLİK HUKUKU: SORUNLAR NASIL AŞILIR?

 

Necmettin Erbakan’ın 1992’de Azerbaycan’a uzanan girişimlerinden Fatih Erbakan’a getirilen giriş yasağına, İsrail’le ilişkilerden Kıbrıs meselesine kadar uzanan tartışmanın merkezinde tek bir soru var: Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, birbirine talimat vermek mi, yoksa birbirinin egemenliğine saygı duymak mı demektir?

Bazen bir tartışmanın nasıl başladığından çok, hangi noktaya taşındığına bakmak gerekir. Azerbaycan’ın aralarında Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan’ın da bulunduğu 31 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını istenmeyen kişiler listesine alarak ülkeye girişlerini yasaklaması, elbette konuşulabilir, eleştirilebilir ve gerekçeleri sorgulanabilir bir karardır. Ancak bu gelişme üzerinden Azerbaycan’ın dış politikasına müdahale etmeye varan bir söylem geliştirmek, meselenin asıl boyutunu gözden kaçırmak anlamına gelir.

Çünkü dostluk, her konuda aynı düşünmek değildir. Dostluk, gerektiğinde eleştirebilmek kadar, karşı tarafın kendi kararlarını alma hakkını da tanımaktır. Bizim Azerbaycan’la ilişkimiz,. Azerbayca'nın da bizimle olan ilişkileri tam olarak bu hassasiyet üzerinde yükselmelidir.

FATİH ERBAKAN’IN AÇIKLAMALARI VE AZERBAYCAN’IN KARARI

Eğri oturalım doğruyu mutlaka konuşalım, Fatih Erbakan, İsrail’e yönelik eleştirilerini yalnızca bugünkü Azerbaycan tartışması sırasında dile getirmiş bir siyasetçi değil. Uzun süredir İsrail’in Gazze politikalarını, Türkiye’nin İsrail’le ticari ilişkilerini ve Ankara’nın bu konudaki tutumunu eleştiren bir siyasi çizgi izliyor. Bu nedenle Erbakan’ın açıklamalarını tek bir başörtüsü tartışmasına indirgemek, onun siyasi söyleminin bütününü göz ardı etmek olur.

Ancak bir siyasetçinin İsrail’e karşı tutumu ne kadar belirgin olursa olsun, bu durum başka bir devletin kararlarını belirleme hakkını kendiliğinden doğurmaz. Fatih Erbakan da Kemal Kılıçdaroğlu da başka bir siyasetçi de Azerbaycan’ın kararlarını eleştirebilir; bir uygulamanın değişmesi için çağrıda bulunabilir. Bu, siyasi eleştirinin doğal bir parçasıdır... Ancak eleştiriyle müdahale aynı şey olmadığı gibi, bir siyasetçinin çağrıda bulunması da tek başına başka bir devletin egemenliğine müdahale ettiği anlamına da gelmemeli... Mesele, eleştirinin varlığı değil; eleştirinin hangi noktada baskıya, dayatmaya veya bir ülkenin kendi kararlarını alma hakkını tartışmaya açmaya dönüştüğüdür.

Azerbaycan’ın 21 Ekim 2026 tarihli açıklamasında 31 kişinin ülkeye girişinin yasaklandığı duyuruldu. Bakü yönetimi, kararın gerekçesi olarak ülkenin egemenliğini, millî güvenliğini ve anayasal düzenini hedef aldığını belirttiği açıklamaları gösterdi. Bununla birlikte, listedeki her kişinin hangi somut sözü veya paylaşımı nedeniyle bu kapsama alındığı ayrı ayrı açıklanmadı...

Dolayısıyla bugün alınan kararın hukuki ve siyasi gerekçelerini tartışmak mümkündür. Ancak kişiye özel gerekçeler açıklanmadan, bütün kararın yalnızca başörtüsü meselesinden kaynaklandığını söylemek de doğru olmaz...

KILIÇDAROĞLU NEDEN LİSTEDE YOK?

Tartışmanın dikkat çeken boyutlarından biri de Kemal Kılıçdaroğlu’nun Azerbaycan’daki başörtüsü meselesi hakkında yaptığı çağrıya rağmen listede yer almaması. Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanı olarak  grup toplantısında Azerbaycan’a seslenerek kadınların kıyafetlerini özgürce seçebilmeleri gerektiğini dile getirdi. Fatih Erbakan da benzer konuda açıklamalar yaptı...

Burada doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor: Aynı mesele hakkında çağrı yapan iki siyasetçiden biri neden giriş yasağı getirilen kişiler arasında yer alırken diğeri listede bulunmuyor?

https://www.youtube.com/watch?v=iNC_6aEVOEc&t=13s

Kemal Kılıçdaroğlu, Azerbaycan’a yönelik çağrısında başörtülü kadınların eğitim ve kıyafet özgürlüğüne odaklandı; kadınların inançları ve giyim tercihleri üzerinden ayrıştırılmaması gerektiğini savundu. Fatih Erbakan ise başörtüsü konusunu gündeme getirmekle kalmadı, Azerbaycan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’u Bakü’de ağırlamasını da sert sözlerle eleştirdi. Dolayısıyla Erbakan’ın açıklamalarını yalnızca hicap meselesine indirgeyerek değerlendirmek, sözlerinin diğer önemli boyutunu gözden kaçırmak olur...

Bu sorunun yanıtını bilmeden siyasi ayrıcalık veya kasıt iddiasında bulunmak doğru olmaz. Ama burada bir fark var, Erbakan İsrail konusunu da eleştirdi, Kılıçdaroğlu ise sadece hicap konusuyla konuyu sınırladı... 

Ne var ki tartışmanın asıl meselesi, yalnızca Erbakan’ın neden listede bulunduğu veya Kılıçdaroğlu’nun neden bulunmadığı değildir. Daha büyük soru şudur: Türkiye’de Azerbaycan’ın her dış politika tercihine müdahale etme hakkını kendinde gören bir yaklaşım mı gelişiyor?

Bakın, burada iki dost ve kardeş devletten söz ediyoruz. “Dost acı söyler” sözünden yola çıkarak, geçen gün yaşadığım bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum.

İSRAİL MESELESİNDE NEDEN AYNI ÖLÇÜYÜ KULLANMIYORUZ?

Geçtiğimiz günlerde bir belediye başkanıyla yaptığım röportajın ardından yaşadığım bir diyalog, bu soruyu daha geniş bir çerçevede düşünmeme neden oldu. Partisini ve kimliğini özellikle belirtmeyeceğim... Çünkü konunun büyümesıni istemiyorum. Ama bu konuyu örneklendirerek, meselenin aslını anlatmak istedim sadece...

Kendisine, “Bakın, adil olalım,” dedim. “Türkiye  ülkede barış ve istikrarı sağlamak adına terör örgütü başı olarak nitelendirilen kişilerle müzakere süreçleri yürütüyor. O hâlde Azerbaycan’a, terörist ülke İsrail’le ilişkileri nedeniyle mesafe koyması gerektiğini söylerken, meseleye yalnızca tek bir pencereden bakamayız. Azerbaycan da bölgede barış ve istikrarı sağlamak, kendi çıkarlarını korumak adına farklı diplomatik ilişkiler kuruyor olabilir. Hiç bu açıdan düşündünüz mü?”

Bu kez belediye başkanı, “Azerbaycan kim ki Türkiye’yle kıyaslanıyor? Azerbaycan’ın ne haddi var?” anlamına gelen sözler söyledi.

Kendisine, “Azerbaycan’ın kim olduğunu Atatürk’ün sözlerinde ve iki ülkenin ortak tarihinde görebilirsiniz,” dedim. Türkiye’nin Millî Mücadele döneminde Azerbaycan’dan gördüğü desteği hatırlattım. Atatürk’e atfedilen sözlerin tarihî kaynaklar üzerinden doğrulanması gerektiğini de göz ardı etmeden, Azerbaycan’ın Türkiye’nin tarihinde ve bağımsızlık mücadelesinde önemli bir yere sahip olduğunu vurguladım. “Azerbaycan’ın kim olduğunu Atatürk de biliyordu. Bu tarihî bağ, bize bırakılan bir mirastır,” diye ekledim...

Belediye başkanı bu kez de Azerbaycan’ın İsrail’le çok yakın olduğunu söyledi. Ben de her devletin kendi iç ve dış politikası, diplomatik öncelikleri ve ulusal çıkarları olduğunu belirttim.

Ardından kendisine şu soruyu yönelttim: “Azerbaycan, Türkiye’nin Ermeni kilisesiyle ilişkilerini veya Ermenistan’la yürüttüğü temasları sorgulayarak Türkiye’ye nasıl bir politika izlemesi gerektiğini söylüyor mu? Hayır. Çünkü her devletin kendi kararlarını alma hakkı vardır. Azerbaycan da Türkiye’nin politikalarını sorgulamıyorsa, Türkiye’deki siyasetçilerin Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkilerini ele alırken aynı hassasiyeti göstermesi gerekmez mi? Eleştiri elbette olabilir; ancak bir ülkenin kendi dış politikasını belirleme hakkını yok saymak başka bir meseledir. 

Daha dün Türkiye Suudi Arabistan’ın Yemen’deki rolünü sert sözlerle eleştiriyor, “Yemen’i bu hâle kim getirdi?” diye soruyordu. Yemen’de yaşanan ölümler ve yıkım üzerinden Suudi yönetimine hesap vermesi gerektiğini söylüyordu. Bugün ise Türkiye, Suudi Arabistan’la ortak savunma anlaşması imzalıyor.

Peki, dün ağır sözlerle eleştirilen bir ülkeyle bugün askerî iş birliği kurulabiliyorsa, bunu devletlerin değişen siyasi ve stratejik hesaplarıyla açıklamıyor muyuz? Öyleyse Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkilerini de aynı gerçeklik içinde değerlendirmek gerekmez mi? Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda diplomatik ilişkilerini yeniden şekillendirebiliyorsa Azerbaycan da kendi güvenlik ve bölgesel çıkarları doğrultusunda kararlar alabilir. Asıl mesele, Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkilerini eleştirmek değil; Türkiye’nin kendi ilişkilerini değerlendirirken tanıdığı siyasi esnekliği Azerbaycan’a neden tanımadığımızdır..." dedim.

Bu konuşmanın ardından belediye başkanı sustu.

Bu anekdotu aktarmamdaki  mesele, Türkiye’de Azerbaycan’a yönelik bazı değerlendirmelerin hangi anlayışla yapıldığını sorgulamaktır.

Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkilerini eleştirmek elbette mümkündür. Fakat diplomatik ilişki kurmak, bir devletin diğerinin bütün politikalarını onayladığı anlamına gelmez. Türkiye’nin kendi diplomatik geçmişini göz ardı ederek Azerbaycan’a farklı bir ölçü uygulamak ise tutarlılık sorusunu beraberinde getirir...

Ama madem doğruları konuşuyoruz, o zaman tarihi ve iyiliği gözardı etmeden konuşalım diyorum...

NECMETTİN ERBAKAN’IN BAKÜ ZİYARETİNDEN FATİH ERBAKAN’IN GİRİŞ YASAĞINA

Ona göre de, bugünkü tartışmayı değerlendirirken biraz geriye, 1992 yılına gitmekte fayda var. Çünkü bu hikâyenin geçmişinde, Azerbaycan’ın en zor dönemlerinden birinde Bakü’ye uzanan siyasi girişimler de bulunuyor.

26 Şubat 1992’de yaşanan Hocalı Katliamı’nın ardından, aynı yılın Aralık ayında Necmettin Erbakan geniş bir heyetle Azerbaycan’a gitti. Dönemin gazeteci tanıklıklarında, yaklaşık 150 kişilik heyet için Kırgızistan Hava Yolları’ndan uçak kiralandığı ve ziyaretin Türk cumhuriyetlerini kapsayan bir gezi programının parçası olduğu aktarılıyor.

Erbakan’ın Bakü’deki ilk duraklarından biri Şehitlik Mezarlığı oldu. Ardından dönemin Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey ile görüştü. Azerbaycan’ın ekonomik ve savunma ihtiyaçları, iki ülke arasındaki iş birliği ve İslam dünyasıyla ilişkiler görüşmelerin gündeminde yer aldı...

Erbakan’ın Azerbaycan’a yönelik siyasi yaklaşımı bu ziyaretle de sınırlı değildi. TBMM’nin 10 Mart 1992 tarihli görüşmelerinde Azerbaycan’daki gelişmelere değinerek ülkeye ekonomik ve askerî yardım yapılması gerektiğini savunduğu da kayıtlarda yer alıyor...

Ancak burada tarihsel bir ayrımı doğru yapmak gerekiyor: Bakü ziyareti, Hocalı Katliamı’nın hemen ardından değil, yaklaşık on ay sonra gerçekleşti. Ayrıca bir heyetin Azerbaycan’ı ziyaret etmesi ve yardım ihtiyacını gündeme getirmesi, belirli bir yardımın fiilen teslim edildiğini kanıtlayamasa da, tarihsel olayları aktarırken siyasi girişimlerle somut yardım teslimlerini birbirinden ayırmak gerekir...

Aradan 34 yıl geçti. Bir zamanlar Azerbaycan’ın bağımsızlığı ve geleceği konusunda siyasi girişimlerde bulunan Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan, bugün Azerbaycan’a girişleri yasaklandığı bildirilen 31 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı arasında yer alıyor...

Elbette iki dönemin siyasi koşulları aynı değil. Necmettin Erbakan’ın 1992’deki ziyaretiyle Fatih Erbakan’ın bugün yaşadığı süreci doğrudan eşitlemek de doğru olmaz. Fakat bu tarihsel karşılaştırma, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin yalnızca güncel siyasi tartışmalardan ibaret olmadığını hatırlatıyor.

Burada asıl mesele, geçmişte kimin kime destek verdiğini bir siyasi hesap defterine dönüştürmek değil. Geçmişte kurulan bağların bugünkü anlaşmazlıklar karşısında nasıl korunacağını sorgulamaktır...

Necmettin Erbakan’ın Azerbaycan’a verdiği siyasi desteği hatırlamak, Fatih Erbakan’ın bütün açıklamalarını onaylamayı da gerektirmez. Aynı şekilde, Fatih Erbakan’ın sözlerini eleştirmek de Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tarihsel bağları görmezden gelmeyi haklı çıkarmadığı gibi...

Kardeşlik, geçmişte yapılanların karşılığında bugünkü kararlar üzerinde söz sahibi olmak değildir. Kardeşlik, anlaşmazlık yaşandığında bile birbirinin egemenliğine ve siyasi bağımsızlığına saygı gösterebilmektir.

İşte bu nedenle bugünkü tartışmayı yalnızca bir giriş yasağı üzerinden okumak eksik kalır. Asıl soru şudur: Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tarihsel yakınlık, karşılıklı saygıyı güçlendiren bir değer olarak mı yaşatılacak, yoksa taraflardan birinin diğerine nasıl davranması gerektiğini söyleme hakkı olarak mı yorumlanacak?

 

 

Yazar: Ülker Fermankızı

 

Son haberler